|
Zamanı kolay geçirebilmek yetisine mi "yaşamak sanatı" denir? Aynı günler sıkar adamı, ama bu sıkılmışlıktan gaza gelip de haydi çılgınca yaşayalım felsefesini uygulamaya kalkışmak da bir aptallıktır. Aptallık ile çılgınlık arasındaki çizginin berisinde kalan bir durumdur. Yaşayarak mutlu olayım derken yaşayamadıklarından dolayı kederlenmeye başlarsın giderek.
Daha çok isyan eder, daha da uzaklaşırsın çizgiden. Sebepler ile sonuçlar arasındaki bağlantı kaybolmaya başlar sonra, garip bilmediğin bir yerlerde bulursun kendini. Boşluk vardır hala ama aynı boşluk değildir, seni son geldiğin yerlere kadar sürükleyen boşluk değildir. İçinde isyan vardır kimi zaman, umutsuzluğun son hadleri dolanmaktadır başka zamanlarda ise.. Sadece zevk almamaktan dolayı başladığın yolculukta acıyla doldurulmuş koca bir boşluğun umutsuzluk kaplı yüzeyinde gezinir hale gelmişsindir. Bu yüzden sakıncalıdır anlık yaşamaya kalkışmak, sanatı icra edemeyenler için. Mutluluğun formülünü yazmıyoruz burada, ha bir gün gelir de bir şekilde formülü çıkartacak denklemleri yazarız modunda da olmadık çok fazla. Ama düşünen için elbette vardır çıkarılacak hoş sonuçlar yazdıklarımdan. Görmediklerimi görebilenler, ya da en azından gördüklerimi başka bir yerlerden görenler olabilir haliyle. Kimisi için hoş birkaç saate bedel olmakla kalır yazdıklarım.. Daha fazlasını bulanlar ya da bulacaklar olur mu bilmiyorum. Mesela kendini bulanlar, hayatı bulanlar, çok tanıdığı bir resmi görenler, öfkeyle tanışanlar olur mu? Yaşamak renkli gibi gözükmeyebilir her zaman. Rengarenk yaşamak demek hep gülücükler saçmak demek değildir. Aşkın, sevginin, mutluluğun, sevincin renkleri olduğu gibi acının, hüznün, özlemin, kederin, öfkenin ve hayal kırıklığının da renkleri vardır, hatta çok daha canlı renkleri. Sürekli bir şeyler haykırır, fırtınalar kopar, düşünceler karmaşıklaşır, düşünceler yoğunlaşır, yaşamdan uzaklaştığını sandıkça varlığa bağlanırsın. Bilinmeyen bir yerlerdesindir artık. Eskisi gibi bakmıyorsundur olaylara. Sana özel bir dünyanın neden herkesinkine benzemediğine isyan edersin kimi zaman. Hayattandır diyip geçmeli. İsyanı ya da yaşanan sıkıntıları kutsallaştırmaya çalışmak biraz "Güzin Abla"cılık oynamaya benzer. Düştüğünde kalkmaktan başka çaren yoktur, dahası başka seçeneğin yoktur. Ama acı çekerek, sürünerek, kanatarak, sızlayarak da olsa kalkacaksındır. Hepimiz de gerçeğiz. Acılarımızı yüreğimizin derinlerine gömüp hayata küs bir halde ömrünü tüketmek de sadece romanlardaki kahramanlara özenmeye çalışmaktır ve bir zayıflıktır bence. Ömrü boyunca ulaşamadığına aşık kalmak ya da içinde bir şeyin intikamını saklamak.. İntikam.. İspatladım işte intikamın 15 günde aşılabilecek bir duygu olduğunu. Aşksa bir çeşit hastalıktır, bilimsel olarak ispatlanmıştır. Belli bir maddenin hep aynı oranda salgılanmasını bir şekilde değiştirebilmelisindir herhalde süregelen ömründe. Peki, sıkıntılar daha kolay vakit geçirmemiz için var. Sıkıntılarımızdan kurtulduğumuzda, kederlerimizi unuttuğumuzda mutluluğa mı koşmalıyızdır hemen? Öyle işlemiyor düzen. Elektronun olmaması protonun olduğu manasına gelmiyor. Sebepler bulunmalı mutluluk için de nasıl ki sıkıntılar için bulunmuşsa.. Sebepleri biz mi buluruz yoksa sebepler kendiliğinden mi gelir o da ayrı bir tartışma konusu. İnsanın analizini yaparsak hangi şartlarda nasıl etki tepkilerin oluştuğunu çözümleyebilirsek nasıl denge içerisinde yaşamamız gerektiğine dair bir fikre sahip olabilir miyiz? Denge dedik. Neden denge, neden denge içerisinde yaşamalıyız? Sıkıntılarımıza güzellik sıfatını yakıştırabiliyorken, sıkıntılardan uzak yaşamayı bir gerek olarak tanımlamak hangi mantığın ürünüdür? Tamamen sıkıntılardan arındırılmış, sorunsuz, tasasız, dertsiz bir hayatı arzular mıydık gerçekten doğduğumuzda sorsalardı? Dediğim gibi hepsi yaşamaktan... Sürekli mutlu olmak...Teorik olarak bahsedilebilse bile pratik olarak imkansızdır. Sürekli mutlu olmak için sürekli değişmek, değiştirmek ve her değişimden olumlu sonuçla ayrılmak gerekir. Ve değişim bizim kontrolümüzde olan bir şey değildir. Kendiliğinden olmalıdır değişim ve değişimler ancak zorunlu olduklarında ortaya çıkarlar. Zorunluluk ise acının bir ürünüdür, değişim de. Doğal olarak her insan denge kurmaya çalışır hayatında ve ruhunda. Bu insan olmanın bir doğallığı, bir otonom davranış tipidir. Acılar bizi sınırların ötesine kaymaya iter. Acılar hayatın vazgeçilmez parçalarıdır. Acılar ihtiyaçtır, gerektir. Acılar mutluluğun anahtarıdır, çünkü değişime olanak sağlarlar. Önemli olan düştükten sonra kalkmaktır bu yüzden. Önemli olan acılarına uzaktan bakabilmektir. Pekala, acılara bakabilmeye başladık yavaştan. Geldiğimiz nokta budur şimdilik.
|